semih erden

2007 yılında nba türkiye dergisi için bülent avcı ve mete aktaş ile röportaj yapmıştır.

gözü yükseklerde

hırsı ve bir basketbolcu olarak belki de standartların üstündeki fiziğiyle dikkatleri üzerine çeken, fenerbahçe'nin ve milli takım'ın genç yıldızı semih erden yine birbirinden iddialı açıklamalar yaptı. hedef ispanya'da şampiyonluk diyen semih, nba'in süper starı nowitzki'ye de meydan okudu.

nba türkiye: italya kampında oynadığımız hazırlık maçlarında iyi sonuçlar elde edemedik. efes world cup'ta başarılı olabileceğimize inanıyor musun?
semih erden: italya kampında çok yoğun ve zorlu idmanlar yapıyorduk ve bunun verdiği yorgunlukla maçlara çıkıyorduk. bu da tabii ki skor yönünden istediğimiz sonuçları almamızı engelledi. ancak efes cup'taki durum biraz daha farklı olacak. son ciddi sınavımıza çıkacağız ve bu turnuvada, şampiyona öncesinde ne durumda olduğumuzu göreceğiz. onun için efes cup'ta çok daha iyi mücadele edip, skor yönünden de daha memnun edici sonuçlar alacağımıza inanıyorum.

nba türkiye: peki sana göre şampiyonada milli takım'ın hedefi ne olmalı? nasıl bir başarı beklemeliyiz?
semih erden: tabii ki şampiyonluk. dünya kupası'nda çok genç ve tecrübesiz oyuncularla mücadele ettik ve iyi bir derece elde ettik. şimdi daha tecrübeli ve daha iyi bir kadroyla mücadele edeceğiz. kadromuzda serkan gibi kaya gibi avrupa'da söz sahibi oyuncular var. hidayet türkoğlu ve mehmet okur nba'de harikalar yaratıyor. bunun yanında dünya kupası'nın genç oyuncuları artık daha tecrübeli ve daha fazla sorumluluk alıyorlar. oğuz, ersan gibi isimleri örnek verebiliriz. dolayısıyla çok geniş bir kadromuz var ve bu kadro şampiyonluğu elde edebilecek güce sahip.

nba türkiye: sen çok genç yaşlarda birçok takımın transfer listesine girdin ve fiziğinle, hırsınla da sürekli izlenilen bir oyuncu oldun ama özellikle dünya şampiyonası'ndaki formun ve bu sezon fenerbahçe ülker'de sergilediğin performans avrupa'nın büyük kulüplerinin de transfer listelerine girmeni sağladı. senin düşüncelerin nedir? avrupa'da veya nba'de oynamayı istiyor musun?
semih erden: fenerbahçe ülker'le 2 yıllık daha kontratım var ve böyle büyük bir camiada oynamaktan dolayı çok mutluyum. özellikle muhteşem bir taraftarımız var. onlarla birlikte fenerbahçe ülker'de çok büyük başarılar elde edeceğimize inanıyorum. üstelik kulüp olarak çok büyük olanaklara sahibiz. her şey dört dörtlük diyebilirim ancak her basketbolcunun rüyasını nba süsler. ben de eğer her şey yolunda giderse nba'de oynamayı çok istiyorum.

nba türkiye: bilinen bir şey vardır, uzun oyuncu geç açılır ve uzun oyuncunun formunu yakaladığı, en verimli olduğu yaşlar da 27-28'dir. ancak sen henüz 21 yaşındasın ve inanılmaz iyi bir performans sergiliyorsun. özellikle son iki sezondur da kendini git gide geliştiriyorsun. peki ölü sezonda kendin nasıl hazırlıyorsun? yani lig bittiği zaman ve milli takım'dan arta kalan zamanlarda neler yapıyorsun?
semih erden: sürekli çalışıyorum. tanjevic'in fenerbahçe ülker'in başına gelmesiyle tabii ki çalışma tempom daha da arttı. idmanlara daha erken gelip, daha geç çıkıyorum. çünkü artık iki tarafta da gözetim altındayım. bu işin şakası tabii ama gerçekten de artık idman sürelerim daha da arttı. sürekli olarak eksiklerimi tamamlayacak idmanlar yapıyorum.

nba türkiye: eksik gördüğün yönlerin var mı ve eksiklerini gidermek için özel idmanlar yapıyor musun?
semih erden: özellikle şut yönünden kendimi eksik görüyorum ve bunun için özel idmanlar yapıyorum. efes pilsen final serisinde bu idmanların karşılığını aldım ve iyi bir şut yüzdesi yakaladım. onun dışında uzun boyuma rağmen hareketli bir yapıya sahibim ve bu özelliğimi daha iyi kullanabilmek, maç içindeki eşleşmelerde rakip oyuncuya üstünlük sağlayabilmek ve de daha rahat adam geçebilmek için bazı özel çalışmalar yapıyorum.

nba türkiye: tanjevic'in hem milli takım hem de fenerbahçe ülker'in coachu olması senin için bir avantaj mı?
semih erden: tabii ki daha avantajlı, çünkü çok fazla gözlemleme şansı olmuyordu. sadece milli takım kamplarında bir araya gelebiliyorduk. ancak şimdi fenerbahçe ülker'in de başına gelmesiyle daha fazla konuşabiliyor ve fikir alışverişinde bulunabiliyoruz.

nba türkiye: kampta neler yapıyorsunuz? takımdaki oda arkadaşın kim? idmanlar dışında eğlenmeye stres atmaya zaman bulabiliyor musunuz?
semih erden: italya kampında olduğu gibi türkiye'deki kampta da oda arkadaşım ömer aşık. açıkçası boş vakitlerimizde en fazla yaptığımız şey uyumaktı. çünkü inanılmaz yoruluyoruz ve dinlenebilmek için de bol bol uyuyoruz. arada bir de playstation oynarız. onun dışında fazla da bir şey yapmıyoruz.

nba türkiye: genç bir oyuncu olarak zaman zaman saha içinde ve dışındaki disiplinsiz hareketlerinden dolayı çok eleştirildin. özellikle hırslı bir yapıya sahip oluşun belki de senin kontrollü olmanı engelledi? ancak aydın örs'ün fenerbahçe ülker'in başına gelmesiyle yine savaşçı, hırslı ama enerjini tamamen basketbola yansıtan ve her geçen gün çok daha iyi bir performans sergileyen semih ortaya çıktı. bu değişim nasıl oldu?
semih erden: aslında haklısın, ancak ben disiplinsiz yerine gençliğin verdiği tecrübesizlik demeyi tercih ediyorum ama şu bir gerçek ki, hırsımı daha olumlu yönlerde kullanmamı sağlayan kişi aydın örs'tür. o bana sadece saha içinde değil, toplum içinde de nasıl durmam, neler yapmam gerektiğini öğretti. sürekli beni yanına çağırır ve yanlışlarımı düzeltmem için benimle uzun uzun konuşurdu. içimdeki farklı, gerçek semih'in ortaya çıkmasını sağladı. onun çok önemli bir nasihatı vardır. "saha içinde ve saha dışındaki kişiliğin birbirinden farklı olmasın" diye. ben de buna gayret ediyorum. hem saha içinde hem de saha dışında hareketlerime dikkat ediyor ve kendimi sadece işimi en iyi şekilde yapabilmek için konsantre ediyorum. böylelikle hırsım artık başıma bela olmuyor.

nba türkiye: önümüzdeki sene nba draft'ına adını yazdırmayı düşünüyor musun?
semih erden: evet, zaten önümüzdeki yıl draft'a ismimi yazdırabileceğim son senem. bu nedenle ismimi yazdıracağım.

nba türkiye: gönlünden geçen bir takım var mı?
semih erden: miami heat

nba türkiye: avrupa şampiyonası'nda kişisel eşleşmelerde beklediğin bir isim var mı? belki 2006 dünya kupası'ndan gözüne kestirdiğin, ah keşke bir daha eşleşsek dediğin?
semih erden: nowitzki... nowitzki'yi sabırsızlıkla bekliyorum.

nba türkiye: semih, gerçekten çok hırslı ve iddialı bir oyuncusun. avrupa şampiyonası'ndaki hedef nedir diye sorduk, hiç düşünmeden şampiyonluk dedin. şampiyona'da eşleşmek istediğin bir oyuncu var mı diye sorduk, belkide dünyanın en iyi basketbolcularından birisi olan nowitzki'nin ismini verdin. bu kadar iddialı oluşun sana zarar mı veriyor, yoksa daha iyi konsantre olmanı mı sağlıyor?
semih erden: bu kadar çılgın ve iddialı olmak bana iyi geliyor. bazıları bunu hava yapıyorum diye algılayabilir ve öyle düşünebilir. açıkçası bu beni hiç ilgilendirmiyor. ben hep söylemişimdir. başkalarının ne söylediğine aldırmam. bugüne kadar örnek aldığım, ah keşke şunun gibi olsam dediğim kimse olmadı. yapılan karşılaştırmalarda hep en iyi olduğumu iddia ettim ve ne iyi olmak için çok çalıştım.

nba türkiye: küçük yaşlarda bir gün bu kadar iyi bir basketbolcu olabileceğini düşünmüş müydün? yani fenerbahçe ülker gibi büyük bir takımda oynamak, milli takımda oynamak ve belki de yakın bir gelecekte nba'de oynamak. bunlar hayallerini süslüyor muydu?
semih erden: elbette süslüyordu. ancak ben hayallerin daha ötesinde bunları gerçekleştireceğime inanıyordum. basketbola ülker'de başladım. o zamanlar takım arkadaşlarıma bunların hepsini yapacağımı söylerdim. onlar bana inanmazlardı biraz da dalga geçerlerdi ama işte son gülen ben oldum ama bunların hepsini hırsıma ve çok çalışmama borçluyum.

nba türkiye: bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz.
semih erden: ben teşekkür ederim.

röportaj: bülent avcı, mete aktaş
fotoğraf: osman uğur
nba türkiye dergisi, eylül 2007, issn: 1306-9810
sayfa: 86-87-88-89

https://www.arsivsozluk.com/d/14
Devamını okuyayım...
arsivsozluk
0

oki okipage 8w lite

hakkında haziran 2000 tarihinde, chip dergisi'de aşağıdaki haber yayımlanmıştır.

8w lite ile hem ev hem de ofiste çalışabilirsiniz.

bu yazıcı, tek yönlü paralel bağlantılı olarak üretilmiş.

oki, hem modeli 8w lite'ı hem ev hem de ofis ortamında kullanılmak üzere tasarlayıp piyasaya sürdü. 8w lite oki yazıcıları, centronic standartlarında, tek yönlü paralel bağlantılı üretiliyor.

ayrıca usb bağlantısı macintosh ve windows sürücülerinde kullanım rahatlığı sağladığı için; pc, dizüstü bilgisayarlar ve macintosh ile bağlantı kolaylığı ve windows 98 ve mac os 8.1'e de uyum göstermek özelliklerine sahip. başlangıç düzeyindeki bu yazıcı, minimum maliyet, maksimum kalite arayan ev ve ofis ortamlarında kullanılabiliyor. dijital led kafası sayesinde 600x600 dpi çözünürlülük ve dakikada 8 sayfa çıkışı ile basit, çabuk ve kullanışlı bir yazıcı olma özelliği taşıyan oki 8w lite, 2mb standart hafızayla birlikte geliyor.

kompak parçalardan oluşması sebebiyle masa üstünde fazla yer kaplamayan 8w lite, kağıt kutusunda çeşitli ağırlık ve boylarda 100 sayfa, elle besleme bölümünde ise 30 sayfa tutabiliyor.

kaynak: chip dergisi - haziran 2000
issn: 1300-9419 - sayı: 200006 sayfa: 26
https://www.arsivsozluk.com/d/36
Devamını okuyayım...
disco
0

çeşme

çeşme plajları öteden beri yalnız türkiye'nin değil, bütün ege denizinin müşterek tatil yerlerinden biridir. mesela yunanistandan, hele civardaki yunan adalarından her yaz büyük gruplar halinde çeşme plaj ve ılıcalarına turist gelir, bunların hemen hepsi her vakit indikleri yerlere inerler, hatta senelerce kaldıkları aynı odaları tutarlar.

çeşme, ege denizinde eşi az bulunan yerlerden biridir. denizinden, kumundan, efsanevi güzellik çamurundan başka, unutmayınız ki, çeşme koyunun içinde, yani denizde, 20-30 ayrı sıcak su kaynağı vardır. buradaki otellerde, denizden çıkanlar, türlü şifalı hassaları olan kaplıca suyu ile dolu banyolarda veya duşlarda vücutlarının tuzunu giderirler, yahut tepeden tırnağa kadar güzellik çamuruna bulanıp güneşte yatanlar daha sonra kendilerini denizin dalgaları arasına atarlar, tuzlu su içinde çamurlarını giderirler.

lunaparkından cambazhanesine, sinemasına, gazinolarına kadar çeşmede, plajların, ılıcaların, şifalı çamurların yanında bir de eğlence sitesi teşekkül etmiştir.

nasıl gidilir? çeşme, izmir'den sadece 90 kilometredir. yolun üçte ikisi son derecede güzeldir. öteki kısmı da hiç fena değildir. hususi arabalarla bir saat bir çeyrekte gitmek kabildir. izmirle çeşme arasında muntazam otobüs servisleri de vardır. otobüs adam başına 4 liradır, beş kişilik dolmuşlarda bir kişinin ücreti 10-15 lira arasında değişmektedir.

oteller: çeşme otel bakımından talihlidir. buradaki türkiye'nin en eski otellerinden olan rasim palas tipik bir akdeniz plaj otelidir. büyük tahta bina 1909 yılında hususi planlar getirilerek ve tamamen bir otel olarak inşa edilmiştir. yüksek tavanları, geniş tahta merdivenleri ile göze çarpar. eski usül, fakat konforlu yemek salonunda (izmir suikastından sonra) atatürk haftalar geçirmiştir. üç öğün yemeği ile birlikte bir kişinin ücreti 37 buçuk liradır. otelden doğrudan doğruya denize girmek kabildir. mermer banyolarında kaplıca suyu vardır. yine sahilde, yeni istanbul otel - pansiyonu vardır. bir kişi için 25 liradır.

ayrıca, çeşmenin kuruluşunda büyük rol oynaayn karabinaların iki oteli bulunmaktadır. bunlar yemeksizdir. iki kişilik odalar 16, yani insan başına 8 liradır.

yakın zamana kadar otellerin çeşmede sürüler halinde binek eşekleri varmış. misafirler civarı bunlarla dolaşırmış. şimdi otellerin operet sahnelerindeki, yahut kovboy filmlerindeki arabaları andıran vasıtaları var.

ayrıca sahilde 300'den fazla, en modern mimari ile yapılmış yeni köşkler göze çarpmaktadır.

tarihi: toprak altından çıkan eski eserlerden, minimini göz yaşı testilerinden anlaşıldığına göre çeşme asırlardan beri bir eğlence ve şifa şehri olarak kullanılmıştır. fakat sonraları ihmale uğramıştır. bundan 35 sene önce çocuk denilecek yaşta idealist bir çeşmeli öğretmen, bay mehmet aldemir, mektep saatlerinden sonra civardaki tepelerden birine çakar; çeşmeye uzun uzun bakar ve burada kurulacak bir şehir tahayyül edermiş... gel zaman git zaman, hele izmir suikastini takib eden günlerde atatürk çeşmeye adeta yerleşince, genç öğretmen rüyasının tahakkuku uğrunda her şeyi göze almış. hatta bunun için plaj kenarındaki bazı dağları bile dinamitle uçurmuş. bugün artık aldemirin rüyası bir hakikat olmuştur. ılıcaların tarihi, plajlarından tarihinden çok daha eskidir. mesela buraya vaktiyle mısırlı tosun paşayı sedyeyle getirmişler, dört ay sonra tosun paşa, mısıra yürüyerek dönmüş. fakat ılıcalara bir "tosun paşa camii" bir de "tosun paşa çeşmesi" yaptırtmayı ihmal etmemiş.

görülecek yerleri: yedi membalı ılıcalardan başka, güzellik çamuru membaı; tarihi çeşme kalesi; mandalina, portakal, limon bahçeleri... bu bahçelerden bazılarında mesela kan mandalinası dahi yetiştirilmektedir. bahçelerdeki bazı kuyularda kırmızı balıklar bulunmaktadır. sabahları sissiz, ve pussuz havalarda çeşmenin tam karşısında, yunanlıların sakız adasındaki evler, vapurlar görünür.

muayyen günlerde çeşmeden müşterek pasaportla, gruplar halinde motorlarla sakıza gitmek kabildir. böyle gezintiler sık sık yapılır. adalılar, çeşmeden gelenlere pek ikram ederler.

netekim sakızdan da her zaman için yine müşterek pasaportla çeşmeye gelenler, bilhassa cumartesiyi ve pazarı bizde geçirip tekrar adaya dönenler çoktur. agamemnon ve fatma kuyusu görülecek yerler arasındadır.

hususiyetleri: aynı zamanda dünyanın en güzel anasonunu yetiştiren çeşmede tarlalar arasından geçerken rüzgar misk gibi anason kokar. balığı boldur. fakat bilhassa fıstık ve sakız reçeli meşhurdur. fıstık reçelinin rengi yeşil, sakızdan yapılanınki ise bembeyazdır.

hayat dergisi - 31 temmuz 1959 - sayı:31
sayfa: 10-11

https://www.arsivsozluk.com/d/21
https://www.arsivsozluk.com/r/22/+
https://www.arsivsozluk.com/r/23/+
https://www.arsivsozluk.com/r/24/+
https://www.arsivsozluk.com/r/25/+
Devamını okuyayım...
disco
0

citizen kane

film hakkında, yeni sinema dergisi, ağustos - eylül - ekim 1968 tarihli sayısında, bertan onaran'ın çevirisiyle barthelemy amengual'ın aşağıdaki yazısı yer almıştır.

İşin harika yanı şu ki, welles'in filmi, varlığını, okuyucuyu her ne pahasına olursa olsun yaratılan bir yenilikle kendine bağlayan ve bu bağlılığı sürdürebilen heyecan basınının üslûbuna sadık kalarak, Amerikan dünyasına şaşırtıcı, unulmayacak bir yenilik, bir tazelik, bir keskinlik getirmektedir. Blöf, burada,
doğru yerine geçmektedir, çünkü o, gerçek bir evrenin. Amerikan dünyasının ve sanatçının doğru'sudur. Bu yüzden de, kimi zaman, sesli sinemayla ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi bir duyguya kapılırız. Ve gerçekten de onu ilk kullanan welles'tir, film sesli bir gazeteden çok radyoya benzemektedir, özellikle, insan sesinden çok dünyasal gürültüleri andıran insan seslerinin vurgu, titreşim ve hız gibi nitelikleri. Alt kattan başlayıp kemerli üst kat koridoruna dek yükselen Susan'ın sesinin «serüveni», deyim yerindeyse, hem İnsanî ,hem de, sözcüğün en gerçek anlamıyla, nesnel açıdan sarsıcı bir güzellik ve sahiciliğe sahip bir "gösteri"dir. Yeryüzünde, konuşmaların bir müzik, ulusal bir müzik, bir halk müziği gibi kullanıldığı tek film, Yurttaş Kane'dir.

inquirer'ın yazıişleri odaları, toplantı odası, Xanadu'nun salonları, eskimiş, yılan gibi kavisli abajurlarla, sağa sola atılmış şişelerle dolu, (tıpkı okyanustan esen keskin kokulu yel, çöldeki ılık mı ılık rüzgâr gibi) insanda elle dokunuyormuşcasına bir duygu uyandıran çalışma odaları, Faulkner'ın Pylone adlı romanındaki kentte, bayram hazırlığı yapılan günlerde gördüğümüz gibi uzaysal bir kıpır
kıpırlık... Gerçi Yurttaş Kane'in dış sahnelerinde, daha sonraki eserlerde ortaya çıkacak uzaysal üçüncü boyut henüz yoktur, bununla birlikte, bu ilk filmin bütün iç sahnelerinde Truffaut dekorların hâlâ Hollywood koktuğuna parmak basmıştır - dış görünüşün ötesinde bir şeyler vardır, onlar, tıpkı sesli bir deniz kabuğunun bütün denizi özetleyişi gibi, koskoca bir evreni kendilerinde taşımaktadırlar.
Çözümsel oymacılığın açıklayıcı ya da dramatik yararcılığını bir yana bırakan Welles, sessiz sinemanın, kısa ya da uzun imgelerin derin ezgisine kavuşmuştur, ki aslında, bu imgeler de dünyadan birer parçadır, birer varlıktır. Karşımıza çıkan şey yine bir bilmecedir, ama bu, bilgisizliğimiz ve yeniliğimizden ötürü, o sonsuz karmaşıklığıyla dünyanın kendisidir.

Baudelaire'den bu yana, ömrün sonuna dek sürdürülen çocukluk diye tanımlanan üstün yeteneklilik süzgecinden geçmiş bu bakış ve duyuş yeniliği, welles'in kişiliğindeki sahici çocuksuluğa bağlanabilir. (Bazin, onunla ilgili ünlü kitabında Harika çocuk, çocuksu bir dâhi haline geldi demektedir.) Ama Welles, bu yeniliği bu el değmemişliği bir düzen içinde sürdürür. Bu konudaki fikirlerini açık seçik ortaya koymuştur. Donkişot'u için şunları söyler:

"Bu öykünün, gerçekten içimden geldiği gibi çalışırsam, çok daha taze ve ilginç olacağından emindim; nitekim öyle oldu." Kötülük Sonsuzluğu için de şöyle der: "18.5'u yeğlemem; ille de içimden geldiği gibi çalışmak istemem. ( . . . ) Daha önce bakılmamış açılardan bakıyorum. Bu türlü görüntülerden bıkacak kadar çok görmedim henüz. Onun için, bu ışın sapmasına yepyeni bir gözle bakabilirim. Bu, benimle 18,5 arasında büyük bir yakınlık var demek değil, yalnızca, bakışın yeniliğinden gelen bir şey."

Bakıştaki bu yenilik, tazelik ve yoğunluk'tan yola çıktınız mı, Welles'in üslubunda dışavurumculuk dedikleri şeyi yakalamak kolaylaşır. Kane, çevrenin ve dekorun gerçekdışılığı ya da düşselliğiyle; kişilerin karmakarışık belirsizliğiyle; herhangi bir Okul'a bağlı olmanın doğurduğu, karanlık bölümlerin ortadan kaldırılması diye anlaşılan bir şiirsel görüşle, dünyanın hissedilir bir biçimde yeniden düzene sokulmasıyla büyülemiyor seyirciyi. O, her şeyden önce, bakış açılarının seçimi'ndeki sağlamlıkla kavrıyor bizi - ki bu sağlamlığa, kurgu da katkıda bulunmaktadır. Filmin, ilk Alman sinemasından çok Sovyet sinemasını hatırlatması da işte bundandır. Pek haklı olarak, bu bakımdan Welles'i Ayzenştayn'a benzettiler. Tisse'ye benzetseler daha yerinde olurdu. Ama pek ender olarak bu yakınlığın ötesine geçildi, bu da, Welles'te belli bir gerçekçilik isteği bulunduğunu öne sürmemize yardım etmektedir. "Kameranın oynaklığı, küçük odaklı mercekler, gözle görülen dünyayı o ana dek görülmemiş, şaşırtıcı bin bir açıdan göstermeye izin verdi. Planlar, son derece kestirme yollardan, açıklıkla koyuluğun güçlü birleşimleriyle verilir oldu." Bu sözler, 1923-24 yıllarının tarihçesini yazan A. Golovnia'nındır.

Bunun için, tıpkı Ayzenştayn'a yapıldığı gibi, Welles'i de merceklerinin önüne nesnelerin biçimini bozan bir cam yerleştirmekle suçlamak, bizce haklı değildir. (Biçim bozuculuk onların merceğinden gelmektedir.) İkisi gerçeği değiştirip salt görme duygusu düzeyine indirmektedirler elbet; yani onu yüceltmektedirler. Yeni bir gerçek yaratmamaktadırlar. Ayrıca, bu geçici dengede, gerçekçiliğin düş kırıcı ikizliği büyük bir yer kaplamaktadır. Gerçek, karşımıza, günlük yaşamın kendiliğinden ortaya koyduğu görünüşte çıkmaz. O, aynı zamanda, olağandışılık ya da yalnızca yoğunluk içinde (Ayzenştayn buna "coşku" diyor) yaşarken yakaladığımız görünüştedir. Üstelik şunu da unutmamak gerekir ki, Sovyetler sineması, yaşanan her günün bir bayram olduğu, her davranışın devrimci bir nitelik taşıdığı, olağandışının kural biçimini aldığı
bir yaşam yaratma ereğini gütmekteydi. Ama Ruslar, bu yeni bakışlı sinemayı, sessiz günlük olaylardan, haber toplarken edindikleri yaşantıdan yola çıkarak, açıkhava'da geliştirdiler. Welles ise onu (üstü kapalı) iç sahneler'de, aralıksız sürüp giden bir ikili konuşmanın temel boyutlarından birini oluşturduğu
birtakım sesli bakış açıları örgüsü içinde canlandırmaktadır. 1946 yılında eleştirmenlerin Yurttaş Kane'i çözümlerken ne büyük zorluğa düştüklerini hatırladıkça insanın gülesi geliyor, gerçekte, o günlerin sinema eleştirisi, bu filmi dinlemeye dayanamayacak durumdaydı genel olarak. Cahiers du Cinéma dergisinin, Welles'i, çağdaş sinemanın ağababası sayması çok yerindedir. Bresson'dan on, Antonioni'den on beş, Resnais ve "edebî" filmden yirmi yıl önce, Welles, diyalektik olarak, sözlü sinemayı sözsüze dönüştürmeye uğraşıyordu. Yani, ses şeridiyle açıklama, söyleme ve anlatma görevinden kurtulan görüntü, abartılmış ima, yoğunluk ve saydamsızlık gibi araçlarla yine o eski açınlama büyüleme ya da göz kamaştırma gücüne kavuşuyordu. Bardèche'in, doğru'nun hemen yakınından geçerek, bu devrimin anahtar'ını vermiş olması epey hoştur doğrusu: "Bu türü filmler, bize, konuşmanın elbirliğiyle lanetleneceği günlerin yaklaştığını göstermektedir."

Demek ki. Yurttaş Kane'in ve Welles'in barokçuluğu. Dışavurumculuk gibi, fizikötesi bir "weltanschauung"dan çok, siyasal bir var olma karşı çıkma isteği halinde kendini belli etmektedir. mario nuzzo, Welles'i büyük kaçaklar, eski kuşağın başkaldıran çocukları arasına katıp, Avrupa için çok ilkel, Amerika için de üstün yetenekli, Avrupa'cılık hastalığına tutulmuş bir züppe diye niteleyebilir ve eline, aynı kavga için, aynı silâhları verebilir. Bizse onun kötü beğeniyi göklere çıkarışında, barokçuluğunda, öncelikle, dünyaya yöneltilmiş bir savaş, ulusunun bir türlü kafasından atamadığı o ilkelcilik'e gösterilen bir tepki görmek zorundayız.

bakış ve görüntü

Bakış teması, Yurttaş Kane'in hakim olan öğedir; ayrıca, ikili çekim yardımcı teması, görüntüye, yansıya dayanan bir uygarlığın ayrılmaz niteliklerine, yani kişilerin gösterişçi ve kendi kendilerine hayran insanlar oluşlarına parmak basmaktadır. Aynalı odalar; aynı olayın hem "nesnel", hem de "öznel" açıdan verilişi, olaya karışan kişinin, başkalarını seyrederken seyredilişi, kendini bir şeyler götürürken görüşü, kendisi için varlığı'nın, aynı anda, başkası-için varlık oluşu; kimsenin varlığı olmayış. Tanrısal bakış açısı, fotoğrafın bulunuşundan beri, "ben"i "biz"le aynı çizgiye getiren, hem kendisi-için varlık'ı, hem de başkası-için varlık'ı yaratmakta olan kameranın bakış açısı; falcı merceğine benzeyen Rosebud küresi; dürbünün tersinden seyrediliyormuş gibi verilen upuzun piknik kervanı; renkli bir camın üstündeki göze uydurulan gözün bir dizi görüntüyle verilişi (burda dekor, içinde yaşayanları gözleyip yargılamaktadır); Xanadu'ya pencereden, El-Rancho'da, Susan'ın çalışma odasına, damdaki camlı bölmeden, "teleskobik" girişçıkışlar...

El-Rancho'nun damındaki ikili travelling'e ucuz diyenler çoktur. Oysa bu, basının, insanların vicdanına, en gizli yaşamına el uzatışının somut görüntüsü değil midir? ve Yurttaş Kane de bunun canlı örneği ve yadsınması olmak istemiyor mu? Hiç durmadan tekrarlanan o saat imgesi, önce annesi gibi şarkıcı olmak isteyen, oysa şimdi bir gece kulübü işleten Susan dahil. Amerikan kültürünün o hale getirdiği bütün kişilerin, önce saptanan, sonra resimlerle verilen, gözümüzün önüne serilen yaşamının canlı simgesi değil mi?

Renkli cama uydurulan göz örneğiyle, Sartre'ın "tekrarlı bölümler" adını verdiği sahnelere bakarak, welles'in filmindeki en sarsıcı yanı bulma denemesine girişebiliriz belki. Tokatlanan, aşağılanan ve buna başkaldıran Susan'ın gözünü dekorun soyut gözüne uyduruşunu gösteren zincirleme sahnede, görüntülerdeki görevlerle güçlerin sayısız olduğunu hissediyoruz. Sırf şu yer değiştirme (piknik çadırından şatonun içine geçiş) sahnesindeki o - giz dolu - az sözle çok şey anlatma ustalığını ele alırsak, bu bölümde cansız varlıkla yarı canlı varlık arasındaki o garip özümleme, o insansız dekorla insanlıktan uzaklaşmış kadında birdenbire ortaya çıkan görkemli tinsellik (aslında ne birini, ne de öbürünü görürüz), bakışın saldırganlığı, ben, biz ve hiç kimse - bize hiç konuşmadan bir şeyler söylemekte, göstermeden bir şeyler göstermektedir. Sinema, burada, yazı'ya dönüşmektedir. Sözcüklerse görüntüdür, nesnelerin görüntüsüdür. Ve nasıl her cümle kendisini oluşturan sözcüklerin ötesinde bir şeyse, görüntülerin anlattığı da görüntünün kendisinden fazla bir şeydir. Artık hiç bir sesi dinlemeyiz. Hiç bir şeyi görmeyiz. Okuruz. Okuyucunun sözcükleri canlandırışı gibi, bizde görüntüleri canlandırırız; onlara birer imlem yakıştırırız. Böylece kurgu, kısa planları ardarda getirerek, oymacılığın sürekliliğini de bozmadan, belirsizlik, küçük parçaların çoğul zenginliği ve şiirsel izlenime özgü karanlık bırakış yardımıyla, filme yepyeni bir anlam ve imlem gücü kazandırır. Burada anlatı isterseniz anlatı değil de, hatırlatma diyelim tıpkı romanlardaki düzyazıda olduğu gibi, hem anlatıdır, hem de olaydır, dramdır.

Welles'in ilkin, Kane'in aile yaşamının önüne geçilmez çöküşünü, ikinci olarak da, Susan'ın, intihara dek varan sahne "yaşamı"nı çizerken kullandığı "tekrarlı sahnelere" gelince, bu yöntem de, sanıldığından çok daha yeni ve zengindir. Sartre, bir alışkanlığı ya da bir tekrarı dile getiren di'li geçmiş zamanın dengidir diyerek, bu yöntemin gerçek değerini göstermiştir. Yurttaş Kane'de, (anlatım) eylemin bir parçasıdır, eylemin kendisidir; anlatının ana örgüsü odur. Anlatan şöyle demektedir sanki: "Adam onu her yerde şarkı söylemeye zorluyordu; kadın bundan bıkıp usanmıştı; bir gün adama açılmaya niyetlendi..." Ama bununla alışılmış sinema dilinden uzaklaşmış olmuyoruz, yalnız, Welles, şimdiki zamanın yerine di'li geçmiş zamanı koyuyor.

Lirik iç döküş bir yana - ki bu iş, La Roue'da (Tekerlek) rayların şarkısı ile başlayıp, sessiz Sovyet sinemasının bütün "ilâhi"lerinde devam etmiştir -, böyle bir kurgu, genellikle, ancak iki erek için kullanılmaktaydı: ya bir kavram'ın yerini tutmak için, ve burada görüntü sözcükleri, tarihleri, bir metni görüntülemektedir. (bir takvimin yaprakları teker teker düşer, bir görünüm ya da bir yapının görünüşü değişir, gazete başlıkları birbirini izler falan); ya da, atılacak bazı bölümlerin özeti çıkarılarak, bir anlatıyı ölü ya da işe yaramaz sayılan anlarından temizlemek için. Her iki durumda da, hep yarar peşinde koşan biçim, özden önce gelmekteydi. Kane'de ise, özle biçim ayrılmamacasına birbirinin içindedir. Welles anlatım biçimini değiştirmekte, ama yine aynı öyküyü anlatmaktadır, öykünün özü, dolayısıyla ilgimiz, olduğu gibi kalmaktadır. Bu filmdeki kurgu bize bir bilgi değil, sürekli bir oluş halinde bulunmayan, kopuk kopuk bir gerçeklik verir. Bu parçacıklar hiç bir zaman menteşe gibi birbirlerine kenetlenmemiştir, ama filmin geri kalan yanından ayrı da değildirler Tıpkı bölümsel sahnelerin gerçek zaman içerisinde yer alışı gibi, onlar da film'dirler. Ayrıca şunu da belirtelim ki, yapıtın türü yani bir sürü anlatıdan kurulu anlatı türü-, böylesine doğal bir uyuma aykırı değildir. Ve filmin o olağanüstü yoğunluğu da işte buradan gelmektedir: gerek bir anlatı, gerek bir haber yazısı olarak, film, belge niteliğini korumaktadır.

Yurttaş Kane'i Geçmiş Zaman Ardında'nın sinemasal örneği, ve filmdeki ünlü cam küreyi de romandaki en az onun kadar ünlü Madeleine çöreği haline getirmek için bir sürü insan olanca zekâ ve saflığıyla çalışmıştır. Oysa, şekerli çöreğin, Guermantes'ların bahçesindeki takuş tukuş taşların ya da Vinteuil'ün o küçücük cümlesinin, Proust'un temel taşını meydana getirdiği ve ordan yola çıkaran kendini insan ve yazar olarak kurtaracağı son derece özel bir iç yaşantının (tecrübenin) başlangıç noktası olmasına karşılık, Welles'in filminde Kane'in geçmişinin incelenmesi onun tüm dışındadır ve ancak Kane'i tanımış olanların «geçmiş zamanı»m kapsamaktadır, ve cam küre, Proust'taki gibi, bir başlangıç değil, yalnızca bayağı bir anı-nesne'dir, ki bu ayrım, aslında, çok önemlidir tabiî. O, Kane'e geçmişinin anahtarını vermemekte, bu geçmişin bütününe yeniden sahip olmasını sağlamamakta, rosebud'u yeniden keşfettiği zaman, gözlerini kamaştırıp ya da umutsuzluğa düşürerek, Kane'i kendinden geçirmemektedir. Bu cam küre, onu ölüm saatıyla yüz yüze getirebilecek, onu o müthiş yalnızlığından kurtarabilecek biricik tanık, biricik duygusal gerçekliktir.

Melodramlardaki "anamın haçı"dır bu cam küre, goriot baba'nın, iki kızından uzakta can verdiğini gördüğü an istediği örgülü saça takılan zincirle madalyadır. Bilinçli bir yoksunluğun simgesi olarak, Kane onu uzun süredir büyük bir kıskançlıkla saklamaktadır; ama ne kadardır bu süre? Susan gittikten sonra, odayı kırıp geçirirken ona dokunmamıştır. Rosebud sözcüğünü daha önce de söylemiş, ve bu lâf sinirlerini yatıştırmıştır. Belki de aslında çocukluğuyla hiç bir ilgisi yoktur, ve belki de Kane, günün birinde, ona böyle bir ilgi yakıştırmıştır. Her neyse işte, spor kızağı da Xanadu'daki mobilyalar arasında yatmaktadır, oysa bu akıl alacak şey değildir. Bununla birlikte, kızakla cam küre Kane'in çocukluğundan başka bir şeye bağlı olabileceği için, ruhsal çözümleme yoluyla bir açıklamaya, bir doğrulamaya girişmek istemesek bile, araştırmayı bulguya yeğleyen Kane'in saçma bir yaratık olduğunu kolayca kabul edebiliriz. Bunu yapınca da, "Proust'çu" açıklamadan alabildiğine uzaklaşmış oluruz.

Yurttaş Kane'in sanatını dos passos'unkine benzetmek isteyenler de çıktı. Bu karşılaştırma pek de boş değildir. Ancak onu aşmak söz konusudur bu yapıtta. Gerçekten de, Welles, örneğin Dos Passos'un kullandığı o toplu bakış açısını bilinçli olarak yadsımak ister gibidir. Sartre ne de güzel söylemiştir: "Bir yaşamı Amerikan gazetecilik tekniğiyle anlatmak, onu, Salzbourg dalı gibi toplumsal bir gerçek haline getirmeye yeter. Dos Passos'un insanı, hem içe, hem dışa dönük, melez bir varlıktır. Onunla birlikte, onun içindeyizdir, onun sallantılı bireysel bilincinde yaşarız, ama birden bu bilinç direnmekten vazgeçer, zayıflar, toplumsal bilinç içinde eriyip gider. Oysa Yurttaş Kane'in amacı, toplumsal bilincin hiç bir zaman bir bireyi özetleyemeyeceğini göstermek, ve son derece bütüncü toplumsal bir yapı tarafından ta özünden bozulmuş da olsa, azıcık değerli bir insanın hemen sürüden ayrıldığım, göze battığını ima etmek değil midir?

Onun için, "Yurttaş Kane'deki, şurada ileri atılışlarla daraltılan, ötede derin geriye dönüşlerle çekilip uzatılan zaman, tıpkı Proust'un yapıtında olduğu gibi, başlıca dramatik öğedir" diyen Jacques Bourgeois'nin bu sözünü pek yerinde bulmuyoruz. Proust yeniden bulduğu geçmişiyle aynı anda yaşamaktadır. yumak halindeyken açılan, sonra yine sarılan zaman, onun yapıtında, Bergson'un Faulkner'ın kahramanları, hiç bir zaman yitip gitmeyen, hep gözlerinin önünde duran yapışkan geçmişleri içinde yaşamaktadırlar, o ünlü bellek-yaşamı'na benzemektedir, onun tarafından büyülenmiştirler. Dos Passos'un zamanı düzmece bir şimdiki zamandır, artık hiç bir şeyi saklayamayan, çürümüş bitmiş bir toplumsal bellektir. Welles'de, hattâ Kane'de çok geniş bir özgürlük vardır, onun için de, geleceklerinden vazgeçip bu kişiliksizliği kabul edemezler. Bir anlatı, açıklamak, dünyaya bir düzen getirmek zorunda olduğu için geçmiş zamanda verilir. Yurttaş Kane de - bir sürü anlatıdan kurulmuş bir anlatıdır, öyleyse geçmiş zamandadır. Ama bu anlatı sinema diliyle yapıldığı ve sonunda bir düzen getirmek zorunda kaldığı için, zaman zaman, hiç de çelişmeye düşmeden, şimdiki zamanda verilmektedir. Böylece Kane Özgürlüğünü elde etmekte ve bütün öykü (yalnız Kane'inki değil, filmin bütünü) gerçeklik kazanmaktadır. Gerçeklik ve yavuzluk. Çünkü Kane'in "giz"inin, gözden kaçan bu boyutun, Kane'e yaklaşmaya çalışan ve ona ayıracakları yer önceden belli olan kişilerin hiç ilgisini çekmemiş bulunması gerçekten çok anlamlıdır. Bilmecede eksik kalan parça, Kane'in özgürlüğüdür, ama sonra kızak gözümüzün önünde yanıp kül olmakta ve bize, Welles'in lütfuyla, sorunun anahtarını, bilmecenin eksik parçasını vermektedir: welles'in özgürlüğüdür bu.

Aşırı da olsalar, televizyon yazarı welles'in sözleri bize sinemacı welles'in köklü özgünlüğünü göstermektedir. "Televizyon dramatik bir anlatım aracı değildir, anlatısaldır, hattâ öyle ki, en iyi hikayeci odur. Ben öyküleri dramlara, sahne oyunlarına, romanlara yeğlerim." "En önemli şey anlatılandır, gösterilen değil. Sözcükler artık sinemanın düşmanı olmaktan çıkmıştır: film, sözcüklere yardım etmekten başka bir iş yapmaz çünkü televizyon, gerçekte, resimli radyodur."

welles, televizyonda da sürdürdüğünü açıkladığı sinemayla radyo arasındaki bu bireşimden yola çıkarak, ima ile görüntü arasında büyüyüp gelişmiş bir sanat olan sinema sanatının temel çelişmesini, anlatı-belge, geçmiş zaman-şimdiki zaman çatışmasını, kendine özgü bir biçimde çözmek üzere, yeniden yaşamış ve düşünmüştür. Sessiz film görüntülerle konuşuyordu. 1930'la 40 arasındaki sesli filmlerse yalnız sözlerle konuşuyordu. welles'le birlikte, ve welles'ten sonra, sinema hem görüntüyle, hem sözle konuşur olmuştur. Sözcükler artık sinemanın düşmanı değildir, ama onlar görüntüyü de bir kıyıya itmezler. Ve bu "resimli roman" bizi şaşırtmamalıdır: filim sözcüklere yardım etmekte, sözcükler de filme. "En önemli şey
anlatılandır, gösterilen değil." Ama ya anlatılan gösterilen'de varsa sözcüklerle ortaya konmuşsa? Gözle görülür kılınmışsa demiyorum, çünkü böyle bir sıfat, metnin bir şeyler betimlediği anlamına gelebilir. Metnin ortaya çıkardığı, var ettiği diyorum. Dram içerisinde, konuşulan dilin berisinde kalan sözcüksüz bir dil gibi gelişen, sessiz mimikli sinemaya karşılık, çağdaş sinema, dilin ötesine geçmek, sözcüklerin verdiğinden öte bir dil olmak istemektedir: roman ya da şiir. Ama önemli olan yine de konuşulan dildir. Görüntü, mimik aracılığıyla, sözü dilsizlik içinde dile getiriyordu. Bugünse, söylenen metnin arkasındaki görüntü, söze bir çokdeğerlilik, okunan bir metnin çokyüzlülüğünü kazandırmaktadır. Ve diyalektik olarak, görüntü, sözü hem yıkmakta, hem de desteklemektedir.

welles'in sineması, welles'deki doğa ve «karakter», kişilik ve inançlar çatışmasını dile getirmektedir. Kişilik anlatı'yı ortaya çıkarmaktadır: yazarın hiç bir zaman ortadan silinmediği, tam tersine, bütün gücüyle, bütün yetkisiyle boy gösterdiği, önermeden önermeye geçerek derdini anlatma biçimi, inançlarsa, kahramanlara belli bir özgürlük tanımaktadır. Kurgu, bunlar arasındaki diyalektik bağı yaratmakla yükümlüdür.

İşin asıl şaşırtıcı yanı şu ki. Yurttaş Kane 1946'da Fransa'da gösterildiği zaman yayımlanmış eleştirileri gözden geçirdiğimiz,- filmden yana çıkanlar da içinde olmak üzere, hemen - herkesin, bunun kısa ömürlü bir yapıt olduğunu, bir başlangıç noktası olmak ne demek, sadece, uzun bir geleneğin son halkası, garip bir üstün yeteneğin topluma mal edilemeyecek gelip geçici bir ışıltısı olduğunu düşündüğünü görüyoruz. Oysa bu eleştirmenlerin hepsi, gerek derin görüş alanı, gerek filmin-durgun ya da hareketli-uzun planlara bölünmesi eğilimi, gerekse deyiş içtenliği ve özgürlüğü yönünden Yurttaş Kane'e çok şey borçlu eski ya da yeni bir sürü film sayacaklardır; çünkü yazarın varlığı üslûbun ardında öylesine belirgindir ki, deyiş, onu yaratan insan olup çıkmıştır, ikisi de aynı değerdedir. Çok doğal bir oluşumla, biçimin kalıcılığı, kişiliğin, yani deyiş'in kalıcılığından önce kendini belli etti. Bu konuda Cocteau'nun sözlerini ödünç alabiliriz (o bu lâfları kübizmi açıklarken kullanıyordu): Bazin bölümsel sahnelerden söz etti, yaratıcılar bunu her yerde kullandılar. Ondan sonra, en iyileri, kurguyu ve kurgunun somut evren içinde soyutlama yetisini yeniden keşfettiler. Sırf görüsel açıdan da olsa bize anlatılan dram, gösteri ya da anlatı, adım adım çözdüğümüz bir yazı haline gelebildi. Yurttaş Kane'deki tutkuların bu sözcüğü bile bile kullanıyorum en gerçek mirasçısı, gelmiş geçmiş öykücülerin en büyüğü olan Jean-Luc Godard'dır derken yanıldığımı hiç sanmıyorum. Ve onun da, Shakespeare'den çok "güldürü ögeleri"yle uğraşması ne büyük kayıp...

barthelemy amengual
çeviren: bertan onaran
yeni sinema dergisi, ağustos - eylül - ekim 1968
sayfa: 23-24-25-26-27-28-29
https://www.arsivsozluk.com/d/47
Devamını okuyayım...
disco
0

ghost rider

hayalet sürücü, ülkemizde pek tanınmasa da, kapıkule'nin dışarısında büyük hayranlıkla takip edilen bir marvel çizgi romanı. konsept olarak herhangi enteresan bir tarafı yok: kafası alevli meyve tabağına benziyor, sırtına astığı ve kement gibi kullanabildiği bir zinciri var, bir de "kefaret bakışı" diye bir numarası, hepsi o... ulaşım aracı olarak ise mefisto sponsorluğunda bindiği cehennem motosikletini kullanıyor.

film, daha başından aksamaya, özellikle johnny blaze'in (nicolas cage) mefisto'ya (peter fonda) ruhunu satmasına kadar geçen sürede tüm hollywood klişelerini kullanmaya başlıyor. yönetmen, johnny ile roxanne simpson'ın (eva mendes) imkansız aşkını o kadar basmakalıp anlatıyor ki, kendinizi filmin ilk 15-20 dakikası geçsin diye yalvarırken buluyorsunuz. düşünsenize: kavuşması imkansız aşıkları, kavuşamayacaklarını anlayacakları ana kadar geçen sürede, genişçe bir ovadaki eski bir ağacın altında buluşturmak, öpüştürmek, bununla da kalmayıp ekolojik dengeyi hiçe sayarak ağaca "j&4 forever" kazıtmak da ne oluyor acaba? sinemanın bu dili çoktan aştığını düşünüyorum.

film, her şeyiyle bir klişe-film, orası kesin. senaryo on binlerce kere tekrarlanmış basit bir matematiği tekrar etmekten başka hiçbir şey yapmıyor. johnny blaze'in küçüklüğünden beri heyecana ve üne tutkun bir motosiklet sevdalısı olması, bunu yaparken işin şov kısmını abartması ve sahnedeki bir taş parçasına çarpıp tökezlemesi, babasının ona kızması "hiç öğrenemeyeceksin, değil mi?" tarzındaki konuşması... bunları filmin ilk saniyelerinde tahmin edip ilerleyen dakikalarda izlemek kadar can sıkıcı bir şey olamaz herhalde.

sonra mefisto geliyor. onun gelişi bile ayrı bir klişe unsuru: babasının kanser olduğu haberini alan johnny blaze, ilk iş olarak hastaneye gitmek yerine, motorunun balatasıyla cıvatasıyla uğraşmayı uygun buluyor. bu sırada içeri destursuz giren mefisto'dan (ki arkasında şimşekler çakan, simsiyah giyinmiş bir peter fonda'yı yolda görsem korkarım) korkmaması "söyle bakalım ihtiyar" diye yaklaşması, daha da düşündürücü. son bir detayı da atlamamalı: mefisto yürürken bir anda çakan bir şimşek, duvara gölgesini düşürüyor. o gölgeninde eciş bücüş bir yaratık halinde olduğunu, bunu murnau'nun 1922 senesinde keşfettiğini ve artık sadece b filmlerinde kullanılan bir numara olduğunu da belirtmek gerekiyor.

b filmi demişken, her ne kadar gerçekte öyle olmasa da, ya da öyle olması amaçlanmamış olsa da, filmin üzerine yapışmış bir b filmi havası var. perdede gördüğümüz şeyler ucuz numaralar, johnny-roxanne aşkı dahi yıllar öncesinde kalmış gibi duruyor, oyunculuklar da bir o kadar yavan; dolayısıyla film, o b filmlerine has havaya sahip oluyor bir şekilde. "120 milyon dolar bütçeli b filmi mi olurmuş?" demeyin, oluyormuş.

en kötü filmin dahi iyi bir yanını yakalamak elzemdir hani, hayalet sürücü için de bunu yapacağız. kadroda, gerek rolüyle, gerekse de oyunculuğuyla diğer herkesi ezen, nicolas cage'e ve peter fonda'ya nal toplattıran, sonlara doğru gerçek yüzünü görüp iyice hastası olduğumuz bir isim isim var: sam elliott, namıdiğer "caretaker". filmin, yapımcılarının da olmasını arzuladığı o western'e yaklaşan bel kemiği rolünde, bu kovboy filmlerinden fırlamış, şapkalı, sakallı, mezarcı bir karakter var. sam elliott, "ne varsa eski topraklarda var" savını kanıtlarcasına, bunca yıldız ismin arasından öyle bir parlamış ki, nicolas cage'in dikkatle izleyip bir çizgi roman uyarlamasında nasıl rol kesmesi gerektiğini öğrenmesi gerekiyor bu ağabeyinden. hem, caretaker'ın atı johnny blaze'in cehennem motosikletinden çok daha havalı.

yapımcılar, böylesine klişe ve yavan bir hayalet sürücü uyarlaması yerine, hikayenin caretaker tarafını çekmeyi düşünseler daha iyi olur. düşünsenize: mefisto'ya dahi meydan okuyan, atıyla cümle aleme korku salan bir sam elliott, çok daha çekici olmaz mıydı?

karar: nicolas cage ve peter fonda'nın yüzü suyu hürmetine izleriz diye düşünüyorduk, sam elliott bizi ters köşeye yatırdı.film iki yıldız aldıysa bir tanesi de bu ağabeyin hatrınadır, biline...

serkan mutlu
empire dergisi - mart 2007 - sayı: 4 issn: 1307-1300
sayfa 32-33
https://www.arsivsozluk.com/d/27
Devamını okuyayım...
disco
0

oyuncak hikayesi 2

(bkz: toy story 2)
disco
0

treasure quest

1996 yılında çıkan bilgisayar oyunu hakkında, tempo game dergisinde aşağıdaki yazı yayımlanmıştır.

Oynayın, servet kazanın.

Bu oyun, daha önceki bilgisayar oyunlarına hiç benzemiyor... Çünkü eğer oyunu herkesten önce bitirmeyi başarırsanız, hatırı sayılır bir servet sizi bekliyor: Tamı tamına 1 milyon dolar. Oyunu bitiremeyecek bile olsanız, bundan sonra size "Yine oyun mu oynuyorsun?" diyenlere, "Hayır efendim uluslararası yatırım yapıyorum!” deme şansınız var...

Bilgisayar oyunlarını çok sevenlerin ortak derdi, çevredekilerin kınayıcı yaklaşımıdır. Oyunla geçen bütün saatlerin acısı bir biçimde çıkar: Eğer yaşınız küçükse, "Oyun oynayacağına dersini çalış, okulda bunu sormayacaklar" denir. Eğer büyükseniz yine eleştirilirsiniz: "Yaa bırak çocuk musun? Zamanını bunlarla harcıyorsun... Uç saat oynuyorsun da ne oluyor?" Bazen kendi halinizde oynarken bile tedirginlik duyarsınız, "Şimdi bu oyunla vakit harcayacağıma şu işi yapsam" gibi... Oysa artık, kimsenin "Oynuyorsun da ne oluyor?” diyemeyeceği, çok ciddi iş denilebilecek bir bilgisayar oyunu var. "Treasure Quest", tamı tamına 1 milyon dolar ödüllü bir oyun. Bugünkü kur üzerinden hesaplarsak 85 milyar lira civarında bir para... Bitirin, milyarları alın. Görüyorsunuz ki, kıytırık bir derse çalışmaktan da, açık oturum programı seyretmekten de, bozuk muslukları onarmak ya da akraba ziyaretine gitmekten de çok daha ciddi bir iş..

Bu bir rekor! Şimdiye kadar, bu kadar yüksek ödüllü bir bilgisayar oyunu olmadı bildiğimiz kadarıyla, 80'lerin ortalarında, o zamanın popüler bilgisayarı zx spectrum'daki "eureka” adlı bir oyun için ödül konulmuştu, o da 7 bin sterlin kadar bir şeydi…

Rekor ödüllü Treasure Quest, tahmin edeceğiniz gibi insanı çıldırtacak kadar zor bir oyun. Bazı oyunlardaki gibi yüksek joystick becerisi ya da gelişmiş refleksler gerektirme türünden bir zorluk değil. Bilgisayarı yeni kullanmaya başlayan biri bile kolayca oynayabilir. Zor olan, oyundaki bunaltıcı bilmeceleri çözmek... Evet, "buna değer." Üstelik ümidiniz hemen kırılmasın, yarış 10 Nisan 1996’da başladı ve 31 Aralık 1999'a kadar süreniz var. Tabii ki, müthiş ödülü oyunu bitirmeyi başaran ilk
oyuncu alacak.

Oyunun konusuna kısaca bir göz atalım. Profesor Jonathan William Faulkner, öğrencilerine "vasiyet" niteliğinde devasa bir bilmece bırakmıştır ve bilmeceyi çözecek ilk öğrenci başarısının karşılığında profesörün çabalayanı ödüllendiririz" yaklaşımıyla bıraktığı 1 milyon dolarlık ödülü alacaktır... iste bu kadar, bütün konu bundan ibaret.

Oyunda profesörün evinde 10 oda ve her odada edebiyat, felsefe, bilim ya da siyaset tarihinden birer alıntı var. Hani şu "Dünya düşünenler için komedi, hissedenler için trajedidir” (Horace Walpolle) tarzı büyük laflardan... ilk amacınız bu on alıntıyı bulmak. Nihai amacınızsa bu on alıntıyı kullanarak, büyük bulmacayı çözmek. Bulmacanın ayrıntılarına gelince: Profesörümüz linguistik (dilbilim) alanında çalıştığı için, çok zorlu ingilizce dil oyunlarının üstesinden gelmelisiniz ama iş bununla bitmiyor. Her nesne, size güzel bir kadın görüntüsünde ipuçları veren "yardımcı ruh”un söylediği her şey çözüme yaklaştırabilir. Hatta, oyun için özel olarak bestelenen şarkıların sözleri bile.. Büyük çözümün parçaları olan küçük bulmacalardan bazıları, nesneleri sözcükler gibi düşünüp onlarla cümleler kurarak çözülebiliyor. işe zaman zaman mantık ya da matematik ağırlıklı bulmacalar karışıyor. Bu çok zor bulmacaları çözmek için parlak zekanızın yeteceğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Zeka ve İngilizce bilgisinin yanısıra, genel kültürünüz de bu işe müsait olmalı (işin en azından “jngilizce” ve "genel kültür” bölümünü nasıl aşacağınızı, bu oyunu oynarken çok faydalı olacağına inandığımız "Altın anahtarlar" bölümünde bulabilirsiniz).

Diyelim ki mucize gerçekleşti ve Treasure Quest'i başarıyla bitirdiniz. Yapacağınız şey, oyunun çözümünü yapımcı firma Sirius Publishing'e postalamak ve jürinin kararını beklemek. Bu arada, ödülü alabilmek için, elinizdeki oyun CD'sinin orijinal olması ve size özel seri numarasını içeren "registration" kartının firmaya postalanması gerekiyor. Bu yüzden, bu oyunu daha ucuza satılan Singapur ya da Bulgar baskısı kopya CD'de almayın. Eskaza böyle bir şey yapmış olsanız bile, çözüme yaklaştığınızı hissettiğinizde hemen bir tane orijinalini edinin... Bu büyük yarışmanın kuralları ve 1 milyon dolarlık ödülün alınmasıyla ilgili tüm bilgiler oyun CD'sinin içinde bulunuyor.

Simdi önemli bir son dakika notu: 1 milyon dolarlık ödülde gözünüz yoksa ya da "sapıklık” derecesinde zor bulmacalara özel bir ilgi duymuyorsanız bu oyuna hiç bulaşmayın, çünkü herhangi bir bilgisayar oyunu olarak düşününce hiç zevkli değil. Arada bir beyaz dizi kadınlarını hatırlatan bir kadın çıkıp konuşsa da, oyun genel olarak çok hareketsiz ve bunaltıcı. Bulmacalar da bu tür oyunların ortalamasına göre çok zor olduğu için, sabrınız kısa sürede tükenebilir..

ALTIN ANAHTARLAR

1 milyon dolarlık ödüle giden yolda yalnız değilsiniz, arkanızda Tempo var. İşte size işinizi kolaylaştıracak birtakım tavsiyelerim. Elbette, işiniz kolaylaştıktan sonra da çok zor!

1- İngilizce bilginiz yeterli değilse bazı kelime oyunlarını çözmeniz başta imkansız gibi görünebilir, ancak hiç de öyle değil! Bu ödülle ciddi biçimde ilgileniyorsanız, gelişmiş bir sözlük programı edinin. Birçok sözlük programının anagram çözme ve kelimelerdeki boşlukları tamamlama gibi özellikleri var. Sözgelişi siz harfleri karıştırarak "URESTREA' yazdığınızda, program birkaç saniye içinde doğru sözcüğü, yani 'TREASURE'u bulabilir. Ya da "T-EA-U-" yazmanız yine doğru yanıtı bulmasına yeter. Oyunu Windows altında çalıştırırken sözlük de arka planda çalışsın ve başınız sıkıştıkça ona başvurun.

2 - "World's Greatest Classic Books gibi birtakım CD'lerde, edebiyattan felsefeye on binlerce sayfalık klasik metin kayıtlı. Bu CD'lerin içindeki tarama programlarının, bu on binlerce sayfayı birkaç dakikada tarayıp bir cümle parçasının nerelerde geçtiğini bulmak gibi bir özelliği var. Söz gelişj, oyunda bir alıntının ”what means this silence?" gibi bir parçasını bulursanız, bunu CD'nizin tarama programına girip, Shakespeare'in "King Henry VI" adlı yapıtının "Great lords and gentlemen, what means this silence?” cümlesine ulaşabilirsiniz.

3 - Elinizdeki CD'ler ya da kitaplar yeterli olmadığında, Batı ülkelerindeki büyük kütüphanelerin internet adreslerine başvurun ve anahtar sözcüklerinizi vererek orada sıkı bir tarama işlemine girişin.

4 - Oyunla ilgili bazı ekstra ipuçlarını, şu internet adresinde bulabilirsiniz (bu adresteki ipuçları sabit değil, zaman zaman yenileri ekleniyor)

5 - Son olarak servete giden en önemli ipucu: Bu had safhada zor ve muhtemelen sizden önce başkalarının çözeceği oyunu boşverin. Ona harcayacağınız süreyi 1 milyon dolar kazanma fikrine sabitlenip transa geçerek kullanın. İnanın ki şansınız çok daha yüksek.

tempo game dergisi, eylül 1996 tarihli sayısı - sayfa 4-5
https://www.arsivsozluk.com/d/45
Devamını okuyayım...
disco
0

amiga

avrupa amiga'yı bekliyor

ses ve grafik özellikleriyle "üstün" bir bilgisayar olarak nitelenen amiga, abd dışındaki ilk yolculuğuna hazırlanıyor. commodore'un pazarlama planına göre amiga, haziran ayı ortalarında, heyecanla beklendiği avrupa'da da bilgisayar meraklılarının karşısına çıkacak.

bugün pazarlaması bile bilgisayar dünyasında olay yaratan amiga, üç yıl önce mütevazi bir proje olarak doğmuştur. hi-toro şirketini kuran abd'li yatırımcılar başlangıçta küçük bir ev bilgisayarı modeli geliştirmeyi planlıyorlardı. amaç, video oyunları salgınlarından yararlanarak, bilgisayarları gibi küçük bir pazar payı kapmaktı. atari'den transfer edilen tasarımcı jay miner'ın yönetimindeki ekip projeyi gerçekleştirme aşamasına yaklaşırken, ortaya çıkacak ürünün herhangi bir ev bilgisayar olmayacağı da yavaş yavaş anlaşılıyordu. bu arada yeni model için isim bile bulunmuştu; latin dillerinde "arkadaş" anlamına gelen "amica"... ne var ki, bu isim başka bir firma için tescil edilmişti. "c"nin yerine "g" gelmesine karar verildi, yani "amica" "amiga" ya dönüşüverdi.

toplam 43 kişinin çalıştığı küçük bir işletme olan ve parasal açıdan joystick satışlarına bel bağlayan hi-toro'nun yapısı, yeni projenin yükünü kaldıramıyordu. amiga, basit ve ucuz bir model olmayacaktı, üstelik eldeki teknoloji üretim maliyetlerini düşürmeye elverişli değildi.

hi-toro'nun kurucuları "tamam mı, devam mı" diye düşünürken devreye commodore firması girdi. amiga'yı projeleri ve tüm personeliyle 25 milyon dolar karşılığında devralan commodore, jay miner'ın ekibine geniş bir çalışma alanı yarattı. chip üretimindeki mos teknolojisiyle düşük maliyet imkanı da, amiga'yı yeni patronlarının desteğinde daha sağlam bir temel oturtmuş oldu; çalışmalar yeniden hızlandı.

sonuç malum: amiga... ses ve grafik potansiyeliyle bilgisayar dünyasında haklı bir başarı kazanan ve abd'de "iyi satan" bu model, dünya pazarlarında da aynı parlak çizgiyi sürdürebilecek mi? şimdilik amiga'nın dününü bugününü bilmekle yetinelim ve "avrupa macerası"ndan haberler için haziranı bekleyelim.

commodore dergisi, mart 1986
sayı 1, sayfa 10
https://www.arsivsozluk.com/d/37
Devamını okuyayım...
disco
0

galatasaray

türkiye futbol federasyonu yayınları tarafından hazırlanan türk futbol tarihi eserinde, aşağıdaki yazıda yer almıştır.

bir türk takımı doğuyor

Bu yolda ilk cesur adımlar, Mekteb-i Sultani (galatasaray lisesi) öğrencileri tarafından atılmıştı. Pek çoğu kadıköy yakasında oturan ailelerin çocukları olan bu gençler, tatil günlerinde mesire yerlerinde, çayırlarda, hiçbir kurala ve düzene tabi olmadan ayak topu oynamaya başlamışlardı. Hatta Abidin Daver’in anılarında naklettiği gibi; top, Mekteb-i Sultani’nin kapısından içeri ilk kez 1900 yılında girmişti. Öğrenciler, okulun “Grand Cour” adıyla anılan büyük avlusunda, kalabalık guruplar halinde bir topu tekmelemek suretiyle “ayak topu” oynamaya çalışmışlardı. En başarılı sayılanlar ise, ayaklarıyla vurdukları topu en yüksek noktalara kadar diklemesine çıkaranlardı. Ancak ne var ki bu gençler, bu oyunu kurallarına göre oynayabilmek için de can atmaktaydılar. Nihayet 20 Ekim 1905 günü Mekteb-i Sultani’nin 10. sınıf öğrencilerinden bir grup, arkadaşları ali sem yen’in önayak oluşuyla, Edebiyat öğretmeni Mehmet Ata Bey’in dersi sırasında bur kulüp kurmuşlardı. Ve o günden sonra bu gençler tamamen bilimsel bir yaklaşımla bu işe sarılmışlar ve futbolu kurallarına göre oynayan bir takım ortaya çıkarmışlardı.

Daha sonra “Galatasaray” adıyla anılacak bu takım, 1905-1906 sezonunda üçüncüsü yapılan “İstanbul Futbol Ligi”ne katılan ilk Türk takımı olmak gibi ölümsüz bir şerefe erişmişti. Galatasaray ilk kez katıldığı ligde Kadıköy, Moda ve Imogene takımlarının arkasından dördüncü olurken Rumların elpis takımını gerisinde bırakmıştı.

1906-1907 sezonunda kadrosunu biraz daha güçlendiren ve forma renklerini Sarı-Kırmızı’ya dönüştürmüş bulunan Galatasaray bu ligde biraz daha toparlanmıştı. 1906-1907 İstanbul Lig şampiyonluğu’nu Moda takımı kazanırken Kadıköy ikinci, bu iki takımla 1-1 berabere kalan Galatasaray üçüncü olmuştu. Dördüncülüğü Elpis, Beşinciliği de Imogene takımları almışlardı.

kaynak: Türk futbol tarihi
türkiye futbol federasyonu yayınları
cilt:1 haziran 1992
sayfa: 15
https://www.arsivsozluk.com/d/53
Devamını okuyayım...
disco
0

hanns eisler

bilim ve gelecek dergisi, nisan 2004 tarihli sayısında, m. halim spatar tarafından aşağıdaki yazı yayımlanmıştır.

Hanns Eisler toplumsal ve politik mesajı olan sanatın yolunu açan bestecilerden belki de birincisidir. Herhalde sanat anlayışı ile ideolojik düşüncelerinin örtüşmesinden olacak, müzik tarihi ve müzik kitaplarında yaşamöyküsüne ya hiç rastlanmaz ya da kısaca geçiştirilir. Oysa pek çok yapıt vermiş; oyun müzikleri, film müzikleri bestelemiş; müzik sanatı üzerine çok düşünmüş; müziğin işlevsel olmasını vurgulamış ve doğru bildiği sanat an/ayışı uğruna elit besteciler arasında yer almayı önemsememiş bir müzikçiydi.

1951 Dünya Barış ve Gençlik Festivali'nde, Doğu Berlin'in büyük bölümü henüz yıkıntı halinde; ayakta kalan yapılar, duvarlar, mermi izleriyle dolu. Konuk olarak kaldığımız Franz Liszt Schule'den (Frans Liszt Okulu) Haus der Weltjugend'de (Dünya Gençlik Evi) yapılacak bir açılış toplantısına yetişmek için koşturasıya yürüyoruz. Taşıt hemen hemen yok. Geçen bir-iki motorlu araç ya Sovyet Ordusu'na ya da resmi dairelere ait. Neyse ki gideceğimiz yer yakın. Binanın kapısından hızla giriyoruz. Biriyle çarpıştım. Birbirimize yol vermek ve özür dilemek için duraladık. Sakallı, tepesi saçsız, gözüme yabancı gelmeyen biriydi. Koşturup arkadaşlara yetiştim. içerde asılı fotoğraflardan, birden kiminle çarpıştığımı anladım. Alman Demokratik Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı ve Almanya Sosyalist Birlik Partisi (DED) Birinci Sekreteri Walter Ulbricht'miş. Önemli biriyle çarpışmışım yani. Bununla kalmadı.

Fuayeden acele geçerken, yanda oturan bir grup arasında yazar Anna Seghers'e gözüm ilişmişti. Seghers'i birkaç gün önce, Nazım'ın yanında, Fransız yazar Dominique De Santi ile birlikte görmüştüm. Seghers'in yanında ayakta duran, bir eli cebinde bir şeyler anlatan, şişmanca, tıknaz , saçı dökük, gözlüklü biri daha vardı. Herhalde o da yazar-çizer takımındandır diye geçmişti aklımdan. Tanıdığım biri değildi. Ama nedense aklımda olduğu gibi kalmış.

Toplumsal ve politik mesajlı müzik yaparsan, tarihten silinirsin...

Marianne Kesting'in 1985'te Alan Yayıncılık tarafından yayımlanan Brecht başlıklı kitabını okurken fotoğraflardan birine gözüm takıldı; benim gördüğüm kişinin tıpkısı, üstelik tam da benim gördüğüm açıdan çekilmiş. fotoğrafın altında: "Kuhle Wampe filminin hazırlık çalışmaları: Brecht, Hanns Eisler ve Slatan Dudow" diye yazılı. Yani, ben kafamda bu iki imgeyi yapay olarak özdeşleştirmemişsem, Anna Seghers'in yanında gördüğüm kişiyi tam 34 yıl sonra tanımış oluyordum. Oysa Hanns Eisler, bizlerin besteci ve devrimci sanatçı olarak 1946'lardan bu yana müziklerinden tanıdığımız bir besteci; Lenin-Requiem (1936; Lenin Ağıtı), Komintemlied'i (Komintern Şarkısı), Einheitsfrontlied'i (Birleşik Cephe Şarkısı) gibi parçalarını hem dinler, hem söylerdik.

Müzikçi olsun, dinleyici olsun, bugün politikadan kaçmak isteyen herkes müziği, sığınılacak bir sanat olarak düşünüyor. Oysa Hanns Eisler toplumsal ve politik mesajı olan sanatın yolunu açan bestecilerden biri, belki de birincisidir. Herhalde sanat anlayışı ile ideolojik düşüncelerinin örtüşmesinden olacak, pek çok müzik tarihi ve müzik kitabında Eisler'in yaşam öyküsüne ya hiç rastlanmaz ya da kısaca geçiştirilir. Oysa pek çok yapıt vermiş; oyun müzikleri, film müzikleri bestelemiş; müzik sanatı üzerine çok düşünmüş; müziğin işlevsel olmasını vurgulamış ve doğru bildiği sanat anlayışı uğruna elit besteciler arasında yer almayı önemsememiş bir müzikçiydi.

yahudi baba, hıristiyan anne, devrimci kardeşler...

Eisler 6 Temmuz 1898'de Leipzig'de doğdu, Viyana' da büyüyüp yetişti. Babası Avusturyalı filozof Rudolf Eisler; annesi, babası kasap olan Marie Ida Fisher'di. Babası Yahudi, buna karşılık annesi Hıristiyandı. Ailenin 3 çocuğunun en küçüğüydü. Ağabeyi Gerhard ve ablası Berlin'de profesyonel devrimcilerin saflarına katıldılar.

Eisler 1919'da Karl Weigl'in öğrencisi olarak Yeni -viyana Konservatuvarı'na girdi. Burada Karl Weigl'ın geleneksel çizgiye sıkı sıkıya bağlı öğretiminden çok geçmeden bıktı ve mali olanaklarının kıtlığına karşın Arnold Schoenberg'ten özel ders almaya başladı. Schoenberg bu öğrencisinden 4 yıllık öğretim dönemi boyunca ders ücreti almadı. Schoenberg, tam da bu sıralarda atonal (1) müzikten 12 seslik dizisel (2) bestecilik dönemine geçiyordu. Webern ve Berg'den sonra Eisler bu yeni teknikle yazan ilk besteci oldu.

Hanns Eisler 1924'te, Op. 1 Piyano Sonatı ile Viyana Büyükşehir Müzik Ödülü'nü aldı. Köktenci sol düşünceleri Schönberg ile bozuşmasına neden oldu ve 1925'te, yoğun bir tartışma ve isyan döneminin ardından yeni bir sosyalist müzik formu arayışını sürdürmek üzere Viyana'dan ayrılarak Berlin'e yerleşti. Bu dönemde sol çevre ile ilişki kurarak Alman Komünist Partisi'nin organı Rote Fahne'ye (Kızıl Bayrak) müzik eleştirileri yazdı ve işçi müzikçilerden oluşan Komsomol Müzik Topluluğu'nu oluşturdu.

1927'de biçemini köklü bir biçimde yalınlaştırarak ve halk ezgilerinden yararlanarak, müzikte "kahramanlık geleneği " ne dayalı anlayışı benimsedi; politik şarkılar, koro ve tiyatro müzikleri yazmaya koyuldu.

brecht'le yolları kesişiyor

1928'de Brecht'le bir araya geldi. Aralarında yaşam boyu süren bir arkadaşlık ve ortak çalışma başladı. Bu beraberliğin en çok anımsanan iki yapıtı Die Massnahme (1930; Önlem) ile Die Mutter'dit (1931-32; Gorki ile, Ana). Eisler'in, Brecht'in sözleriyle yazdığı diğer müzikleri: Opus 39 Ballade vom Soldaten (1928; Askerin Baladı) , Deutsche Sinfonie (1937; Alman Senfonisi), Die Teppichweber von Kujan-Bolak (1957; Ku jan-Bolak Halı Dokumacıları), Solidaritatslied ( 1930; Dayanışma Şarkısı) , Kindenlieder (1949), Die Rund Köpfe und die Spitz Köpfe (1934; Tak-Tik), Galileo Galilei (1946), Schweik im zweiten Weltkrieg'dir (1957; Schweik ikinci Dünya Savaşı'nda).

Eisler, epik tiyatroda müziğin metne destek olmak yerine, onu yorumlamasına; bir süs olmaktan çıkıp metne yabancılaşmasına; tutum, davranış ve hareketleri iletmesine ağırlık verdi. Almanya ve Orta Avrupa'da o sıralarda genellikle eski mahzenlerde kurulan kabareler, 1920'lerin sonlarına doğru keskin politik yergilerin ve yasadışı politik ve edebi akımların merkezi haline gelmişti. Yükselen Nazi Partisi'ne karşı sol muhalefet odaklarını oluşturan ve çoğu zaman da Naziler'in misillemelerine hedef olan bu kabareler, genç ve ilerici müzik ve sanat adamlarının ilgisini çekiyordu. Henüz tanınmamış bir müzikçi olan Paul Hindemith ile birlikte Eisler de, kabarelerin müziğine katkıda bulundu. Komünist korolar ve ajitasyon propaganda gösterileri için müziksel olarak karmaşık, buna karşılık doğrudan halka seslenen şarkılar yazdı. 1933'e kadar Klindwortt-Scharwenka Konservatuvarı'nda ders verdi.

Zeitungsausschnitte (Gazete Kupürleri) adlı yapıtı, Alman romantik anlayışının zehir zemberek bir parodisiydi. "Orkastra müziğini abartmaktan ve onu tek yüksek sanat biçimi saymaktan kaçınmalıyız; sözsüz müzik, büyük önemini ve tam gelişimini kapitalizmde sağlamıştır" diyen Eisler, çoğu yapıtlarında insan sesine yer vermiştir.

Militan bir besteci olarak, aralarında Komintemlied (Komintern Şarkısı), Lob des Lemens (Öğrenmeye Övgü) ve Einheitsfrontlied (Birleşik Cephe Şarkısı) olmak üzere, Uluslararası Komünist Hareket'in en seçkin parçalarından birçoğunu yazdı. Bertolt Brecht'in politik olarak angaje sanat konusundaki fikirlerinden kuvvetle etkilenen Eisler, Clifford Odets'in, Brecht'in ve George Bernard Shaw'un oyunları için fon müziklerinin yanı sıra, sahne için çok sayıda parça ve Brecht'in metinlerine kantatlar yazdı.

1920'li yılların sonlarına doğru film müzikleri bestelemeye koyuldu, Hitler öncesi Alman kültürünün Walter Ruttman (Opus Ill, 1927) ve Slatan Dudow (Kuhle Wampe, senaryo B. Brecht, 1931) gibi önemli kişileriyle çalıştı. 1932'de yönetmenliğini Joris lvens'in yaptığı Pesn o geroyach (Kahramanların Türküsü) filminin müziğini yaptı.

almanya'dan ayrılış ve abd yılları

1933'te Naziler'in iktidara gelmesi, Eisler'in Almanya' dan ayrılmasını kaçınılmaz kıldı. 30'lu yılların başlarında Moskova'da kısa ömürlü Enternasyonal Müzik Bürosu'nu yönetti ve Viyana, Prag, Paris, Londra ve Kopenhag'ta bir süre çalıştıktan sonra, İspanya üzerinden ABD'ye gitti. ABD'de Brecht'le buluşarak birlikte çalıştı. 1936-37 ve 1938'de New York'taki Yeni Toplumsal Araştırmalar Okulu'nda, daha sonra Los Angeles'teki Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde ders verdi. Bu sıralarda Die Gott-sei-bei-uns-Kantate'yi (1937; Tanrı Bizimle Olsun Kantatı) besteledi. 1942-48 arasında Hollywood'da çok sayıda film müziği yaptı ve Charlie Chaplin ile birlikte çalıştı. 1944'te John Steinbeck'in katkısıyla Herbert Kline'in yapımını ve yönetmenliğini yaptığı The Forgotten Village (Unutulan Köy) filmi için yazdığı müzik çok beğenildi. Aynı yıl Hangmen Alsa Die (Cellatlar da Ölür) filminin müziği ile Oscar kazandı. Film yönetmeni V. 1. Pudovkin'in, film müziğinin, filmin anlatısıyla ilgili olmakla birlikte, ondan bağımsız olarak kendi anlam kurgusunu yaratması gerektiği düşüncesini paylaşıyor ve savunuyordu. 1947'de T. H. Adorno ile birlikte, Composing for Films (Film Müziği Bestelemek) adlı kitabı yazdı.

mccarthy dönemi ve amerika'dan ayrılış

Savaştan sonra Soğuk Savaş'ın doruğuna ulaştığı 1948'de, McCarthy'nin Amerika'ya Karşı Etkinlikler Komitesi'nin Chaplin'e yönelttiği suçlamayı protesto etmesi üzerine, Eisler de Amerika karşıtı etkinliklerde bulunmak suçlamasıyla komite önüne çıkarıldı ve hakkında sınırdışı edilme müzekkeresi (yargılama makamının , bir kararın yerine getirilmesi konusunda belli bir makama yazdığı yazı) çıkarıldı.

ABD' den ayrılarak Viyana'ya gitti. 1949'da Alman Demokratik Cumhuriyeti ulusal marşı Auferstanden aus Ruinen'i ve büyük koral topluluklar için Deutsche Sinfonie'sinin de içinde bulunduğu birtakım proleter-ulusal yapıtlar besteledi. 1950'de Doğu Berlin'e geçti ve Alman Sanat Akademisi'nde kompozisyon dersleri vermeye başladı. Alman Demokratik Cumhuriyeti, Eisler'in ölümünden sonra bu okula Hanns Eisler'in adını verecekti. Bu sırada Neue deutsche Volkslieder (1950; Yeni Alman Halk Şarkıları) adlı vokal yapıtını besteledi.

Eisler, bestelerinin çoğunu 12 ton tekniği ile yazmıştı. Eisler'in yapıt verimi 600 şarkı, 40 sahne oyunu müziği ve 40'ı aşkın film müziğidir. Ayrıca, Kleine Sinfonie (1932), 5 Orkestra Parçası (1938), Oda Senfonisi (1940), Yaylı Çalgılar Dörtlüsü (1937), Dokuzlu (1939), piyano için Tema ve Çeşitlemeler (1940), Yedili (Amerikan Ninnileri Üzerine Çeşitlemeler; 1941), Piyanolu Beşli (1944), 2 No'lu Yedili (1947), Piyano Sonatlan (1924 ve 1943), bariton ve orkestra için Erste Gesange (1962) gibi yapıtlarıyla ilgi çekmiştir. Müzik üzerine yazıları 1973'te Musik und Politik (Müzik ve Politika) ve Materialen zu einer Dialektik der Musik adlı kitaplarda yer aldı.

dipnotlar

1) Atonol müzik: 1700'lerden 1900' e kadar belli bir tonalitede yazılan, belli bir tonal ekseni esas alan müziğin tersine, A. Schonberg'in {1906 sıralarında) 12 yarım sesten oluşan kromatik dizideki seslerin hepsinin aynı önemde kabul ederek, bunları kendi seçimine göre kullandığı besteleme düzeni.

2) Dizisel müzik: Yapıt boyunca yinelenen nota, ritim, ses yeginligi ve daha başka yapısal müzik ögelerinin belli bir düzende ardışımına dayanan beste. İlk önemli dizisel müzik sistemi 1920'lerde Arnold Schoenberg tarafından geliştirildi. 12 ses tekniği olarak da bilinen bu sistemde, 12 nala müzik eserinde bestecinin seçtigi bir düzende ortaya çıkar. Dizi ya da ses dizisi alarak adlandırılan bu düzen, gerek melodi, gerekse akorlarda tekrar tekrar ortaya çıkıyor.

kaynaklar:

1) AnaBritannica, Eisler, Hanns Maddesi, 1990, C.8, s.54.
2) Büyük larousse, Eisler (Hanns) Maddesi, 1986, C.6, s.3566.
3) Michael Kennedy, The Concise Oxford Dictionary of Music, 1990.
4) Encyclopaıdia Britonnica, "Contribution to cabaret music", 1990, V.24: 702: 2B. -
5) Joan Peyser, 20th Century Music: The Sense Behind the Sound, 1971.
6) Walter Benjamin, Brecht'i Anlamak, Çev. H. Borişcen · A. İşisag, Metis Yayınları, 1984.
7) Ernst Fischer, Sanatın Gerekliligi, Çev. Cevat Çapan, Kuzey Yayınları, 1985.
8) B. Brecht, Sosyolist Gerçekçilik ve Toplum, Çev. A. Cemal K.Güven, Alhn Kitaplar, Nisan 1990.
9) Roger Manvell, Film, Penguin Books, london, 1950.
10) Charles Chaplin, Hayatımın Hikayesi, Çev. F. Dilber, Ala Kitabevi, 1991.
11) Marianne Kesting, Brecht, Çev. V. Atayman · Z. Özkan, Alan Yayınları, 1985.
12) Brecht, Epik Tiyatro, "Epik Tiyotroda Müzigin Kullanılışı", Çev. K. Şipal, Say Yayınları, 1981.
13) Gyorgy lukacs, Çagdaş Gerçekçiligin Anlamı, Çev. C. Çapan, Paye! Yayınları, 1975.
14) E. Piscator, Politik Tiyatro, Çev. M. Ünlü· S. Güney, Metis Yayınları, 1985.
15) Die Grosse lexikon der Musik, Marc Honneger und Günther Massenkeuil · Herder, Band 2.
16) The Grove Concise Dictionary of Music, london, 1988.
17) Britannica Compton's Genel Kültür Ansiklopedisi, Eisler,
Honns Maddesi, 1991, c.6, s.424.
18) Ronald Gray, Brecht, london, 1962.
19) Theodor Adorno · Hanns Eisler, Composing far the films, Graham McCann 1he New lntroductian", The Athlone Press, 1994.
20) Albrecht Betz, Hanns Eisler Political Musilian, İngilizce'ye çev. Bili Hopkins, Cambridge: Cambridge University Press., 1982.
21) Manfred Grabs (ed.), Hanns Eisler: A Rebel in Music, Berlin: Seven Seas Publishing, 1979.
22) Heinz Josef Herbort, 'Hanns Eisler · Portröt eines Nonkon· formisten', Die Zeit, 14 June 1968.
23) George lukacs, 'lnn Memoriam Hanns Eisler', Alternative 69, 1969.
24) David Drew, 'Eisler and the Polemic Symphony', The Listener, 4 January 1962.
25) Grahom McConn'ın Yeni Giriş'inden [the New lntroduction"], Composing lor the films'in, The Athlone Press, 1994.

m. halim spatar
bilim ve gelecek dergisi - nisan 2004 - sayı: 2 sayfa: 61-62-63
https://www.arsivsozluk.com/d/52
Devamını okuyayım...
disco
0